İçeriğe geç

Forum

Fazıl Hüsnü Dağlarc...
 
Bildirimler
Tümünü temizle

Fazıl Hüsnü Dağlarca

9 Gönderiler
7 Üyeler
0 Reactions
2,760 Görüntüleme
(@eemloetniaon)
Gönderiler: 43
Trusted Member
Konu başlatıcı
 
[#25166]

Fazıl Hüsnü Dağlarca (d. 26 Ağustos 1914, İstanbul - ö. 15 Ekim 2008), ünlü Türk şairidir.

26 Ağustos 1914 İstanbul doğumlu. Süvari yarbayı Hasan Hüsnü Bey'in oğludur, ilk öğrenimini Konya, Kayseri, Adana ve Kozan'da, orta öğrenimini Tarsus ve Adana ortaokulundan sonra girdiği Kuleli Askeri Lisesi'nde 1933 yılında tamamladı. 1935'te piyade subayı göreviyle Doğu ve Orta Anadolu'nun, Trakya'nın pek çok yerini dolaştı. Ordudaki hizmeti on beş yılı doldurunca, ön yüzbaşı rütbesiyle askerlikten 1950'de ayrıldı. 1952-1960 yılları arasında Çalışma Bakanlığı'nda iş müfettişi olarak İstanbul'da çalıştı. Buradan ayrıldıktan sonra İstanbul Aksaray'da "Kitap" kitapevini açtı ve yayıncılığa başladı. Ocak 1960-Temmuz 1964 yılları arasında dört yıl Türkçe isimli aylık dergiyi çıkardı. İlk yazısı 1927'de Yeni Adana gazetesinde yayınlanan bir hikayedir, İstanbul dergisinde 1933'te çıkan "Yavaşlayan Ömür" adlı şiiriyle adını duyurmaya başladı. Varlık, Kültür Haftası, Yücel, Aile, İnkılapçı Gençlik, Yeditepe ve Türk Dili dergilerinde şiirleri çıktı. Bugüne kadar kendisine bir çok ödül verilen şair 1967'de ABD'deki Milletlerarası Şiir Forumu tarafından "En iyi Türk Şairi" seçilmişti.

Toplumculuğunun temelinde insana ve insan hayatına saygı yatan Dağlarca, bu yüzden hiç bir edebî akım ve kişiden etkilenmeden kendi kozasını örer. Çok yazan ve üreten bir şair kimliğiyle, bağımsız kalarak hiçbir şairden etkilenmemiş, hiçbir akımın etkisinde kalmayarak şiirlerini yazmıştır. Onun sanat anlayışını şu cümlesi özetler:

“ Sanat eseri hem bir saat gibi içinde bulunduğumuz zamanı, hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü işaret etmelidir. ”

"Türk şiirinin büyük şairi" olarak tanımlanan Dağlarca, 94 yaşında zatürre tedavisi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. Büyük şairin vasiyeti: Evimi müze yapın Şair Fazıl Hüsnü Dağlarca, bu yılın ilk aylarında yaptığı bir röportajda ölümünden sonra Kadıköy'de yaşadığı evin müze haline getirilmesini vasiyet etmişti. Evini Kadıköy Belediyesi'ne bağışlayan Dağlarca, Mühürdar Caddesi'ndeki evinde kendisini ziyaret eden Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk'e, evinin müzeye dönüştürülmesi için vasiyette bulunmuştu.

Eserleri;

Bir ara Sözcü dergisinde 1960 ve Vatan dergisine 1961-1962 yazdığı, özdeyiş niteliğinde kısa düzyazıları bir yana bırakılırsa, yalnız şiirle uğraşan ve şiirlerini Türkiye’nin hemen bütün edebiyat dergilerine yaymış olan Dağlarca’nın kitapları:

Havaya Çizilen Dünya (1935)
Çocuk ve Allah (1940)
Daha (1943)
Çakırın Destanı (1945)
Taşdevri (1945)
Üç Şehitler Destanı (1949)
Toprak Ana (1950)
Aç Yazı (1951)
İstiklâl Savaşı-Samsun'dan Ankara'ya (1951)
İstiklâl Savaşı-İnönüler (1951)
Sivaslı Karınca (1951)
İstanbul- Fetih Destanı (1953)
Anıtkabir (1953)
Asu (1955)
Delice Böcek (1957)
Batı Acısı (1958)
Hoo'lar (1960)
Özgürlük Alanı (1960)
Cezayir Türküsü (1961)
Aylam (1962)
Türk Olmak (1963)
Yedi Memetler (1964)
Çanakkale Destanı (1965)
Dışardan Gazel (1965)
Kazmalama (1965)
Yeryağ (1965)
Vietnam Savaşımız (1966)
Açıl Susam Açıl (1967)
Kubilay Destanı (1968)
Haydi (1968)
19 Mayıs Destanı (1969)
Hiroşima (1970)
Malazgirt Ululaması (1971)
Kuş Ayak (1971)
Haliç (1972)
Kınalı Kuzu Ağıdı (1972)
Bağımsızlık Savaşı-Sakarya Kıyıları (1973)
Bağımsızlık Savaşı-30 Ağustos (1973)
Bağımsızlık Savaşı-İzmir Yollarında (1973)
Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1973)
Arka Üstü (1974)
Yeryüzü Çocukları (1974)
Yanık Çocuklar Koçaklaması (1976)
Horoz (1977)
Hollandalı Dörtlükler (1977)
Balinayla Mandalina (1977)
Yazıları Seven ayı (1978)
Göz Masalı (1979)
Yaramaz Sözcükler (1979)
Çukurova Koçaklaması (1979)
Şeker Yiyen Resimler (1980)
Cinoğlan (1981)
Hin ile Hincik (1981)
Güneş Doğduran (1981)
Çıplak (1981)
Yunus Emre'de Olmak (1981)
Nötron Bombası (1981)
Koşan Ayılar Ülkesi (1982)
Dişiboy (1985)
İlk Yapıtla 50 Yıl Sonrakiler (1985)
Takma Yaşamalar Çağı (1986)
Uzaklarla Giyinmek (1990)
Dildeki Bilgisayar (1992)

Ödülleri;

1946 Cumhuriyet Halk Partisi Şiir Yarışması Üçüncülük
1956 Yeditepe Şiir Armağanı
1958 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü
1966 Türkiye Milli Talebe Federasyonu Turhan Emeksiz Armağanı
1967 International Poetry Forum Yaşayan En İyi Türk Şairi (A.B.D.)
1973 Arkın Çocuk Edebiyatı Üstün Onur Ödülü
1974 Struga XIII. Şiir Festivali Altın Çelenk Ödülü (Yugoslavya)
1974 Milliyet Sanat Dergisi Yılın Sanatçısı
1977 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü

Ve son olarak bir slayt : http://www.edebiyatogretmeni.net/edebiyat/fazil_husnu_daglarca_olu.htm


Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık sayılamaz.

 
Gönderildi : 19/10/2008 3:06 pm
Rainbowglow
(@rainbowglow)
Gönderiler: 1442
Noble Member
 

Hangi mahallede imam yok,
Ben orada öleceğim.
Kimse görmesin ne kadar güzel,
Ayaklarım, saçlarım ve her şeyim.

Ölüler namına, azade ve temiz,
Meçhul denizlerde balık;
Müslüman değil miyim, haşa,
Fakat istemiyorum, kalabalık.
Beyaz kefenler giydirmesinler,
Sızlamasın karanlığım havada.
Omuzlardan omuzlara geçerken sallanmayayım,
Ki bütün azalarım hülyada.

Hiçbir dua yerine getiremez,
Benim kainatlardan uzaklığımı.
Yıkamasınlar vücudumu, yıkamasınlar,
Çılgınca seviyorum sıcaklığımı...


 
Gönderildi : 21/10/2008 4:27 am
Rainbowglow
(@rainbowglow)
Gönderiler: 1442
Noble Member
 

Türkçe'mizi savunan en güçlü, en kadim, en sıcak kalemi yitirdik...


 
Gönderildi : 21/10/2008 4:29 am
dawnofthedead
(@dawnofthedead)
Gönderiler: 1304
Noble Member
 

Bir ustayı bir Türkçe aşığını kaybettik evet ve bugün ne yazıkki bu kadar güçlü kalemler çıkmıyor...


belki de en güzeli böyle...

 
Gönderildi : 21/10/2008 2:25 pm
R-ainmaker
(@r-ainmaker)
Gönderiler: 1398
Noble Member
 

büyük ustayı kaybettik gerçekten en son büyük şairlerimizden biride artık aramızda yok şiirleriyle hatırlanacak her zaman.

Not:Başbakan konusmasında Fazıl Hüsnü Dağlarca diye Faruk Nafiz Camlıbel'in siirini okudu ve herkeste alkısladı(cumhurbaşkanı dahil)yazık...


My Life İs Metal

 
Gönderildi : 21/10/2008 4:49 pm
exsaddam
(@exsaddam)
Gönderiler: 15628
Illustrious Member
 

Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın yüreği sustu
OZAN, EVRENLE BULUŞTU

Ozan öldü. Ulusunun ozan oğlu, ulusumuzu evrenle buluşturdu. Oğul, ulusunun büyük buluşmasını sonsuzlaştırdı. Onun acısı da sonsuzlaştı içimizde. Yıllar öncesinden bize, Batı Acısı’nı yaşattığı gibi. Büyük şair, tedavi gördüğü hastanede hayata gözlerini yumdu. Büyük ozan artık yok.

Artık onunla bu dünyanın kuralları içinde buluşmak için evine değil, yapıtlarıyla kurduğu o sonsuz konağa gideceğiz. O, binlerce odalı, görkemli konağın her bir odasında bir Fazıl Hüsnü Dağlarca, yüzüne, gözlerine yansımış zekâsıyla bizi karşılayacak. Cin gibi bakacak. Sorgulayacak. Ziyaretine gelen genç şairi, içeri girer girmez kolundan tutacak: “Şiir yazmak istiyorsun, ha… öyle mi?” diye soracak. “Peki, şiir yazmak için bir kolunu verir misin?” Genç aday geri çekilirken, o şöyle diyecek: “Ben, kalem tutan iki parmağımdan ve bir gözümden gerisini veririm!”

BİR EVDE YÜZLERCE DAĞLARCA

Sanırım 1982 yazıydı. Moskova’dan gelen Azerbaycanlı bir yazar-yayıncıyla Fazıl Ağabeyi buluşturacaktım. Kadıköy’den Dağlarca’yla vapura bindik. Yolda, Boğaz’a karşı sohbet ediyoruz. Dizindeki ağrıları anlatıyor. Yürümekte zorlandığını söylüyor. Ayağa kalkıp, yere basmakta nasıl zorlandığını bana gösteriyor. Çevreden bize bakıyorlar.

Fazıl Ağabey’le, daha önceden, onun Kitap Kitapevi’ni kapattığı yıllarda tanışmıştım. (Sanırım 1975 kışıydı.) Ama, özel yaşamı konusunda fazla bir şey bilmiyordum. Vapurda ona, “Yalnız mı yaşıyorsunuz?” diye sordum. Meşhur duruşuyla önce bir gülümsedi, sonra biraz hınzırca bir cevap olacağını düşünerek: “Hayır!” dedi, ciddi ciddi, “evde oldukça kalabalığız.” Benim şaşkınlığım sürerken ekledi: “Gece uyanıp bakıyorum ki, evin bütün odaları Fazıl Hüsnü Dağlarca’yla dolu. Hepsi de oturmuş şiir yazıyor.”

DEVRİMCİ BİR GÖREV OZANI

Dağlarca bize öylesine büyük bir şiir konağı bıraktı ki, binlerce şiir odasından hangisine girerseniz girin, onunla buluşup, birlikte, evrene doğru büyülü bir yolculuğa çıkabilirsiniz. Dağlarca, yaşamının her saniyesini devrimci bir görev adamı gibi yaşadı. Bu yaşantısına hiç ihanet etmedi. Türk Devrimine, Cumhuriyet’e, Atatürk’e ve elbette Türkçeye hep bağlı kaldı, bu değerlere tutkulu yaşadı. Bunu herkes bilir. Bu nedenle yalnızlığı da göze aldı, değişmedi. Ulusunun ona verdiği ağır görevleri fazlasıyla yerine getirdi: Yazdı, yazdı, yazdı… Bir uçuş halinde, bir kanatlanış halinde, bir büyük destanın vuruşan kahramanı halinde, durmaksızın çalıştı.

BİR ŞİİR MÜHENDİSİ

Türk devrimi iki büyük gerçeğin üzerine oturur: Birincisi Türk tarihi, ikincisi Türk dili. Dağlarca bu iki temele dayanarak, bu iki temelden güç alarak, yine bu iki temelin güçlenmesinde bir şiir amelesi, bir şiir mühendisi gibi çalıştı. Türkiye’de karşıdevrim güçleri 12 Mart’larda ve 12 Eylül’lerde öncelikle bu iki temele saldırmıştır: Türk Tarihine ve Türk Diline. İşte, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın görev alanları buralardı.
Türk ulusunu Tarihiyle ve Diliyle evrenselle buluşturmak, ulusunu sonsuzlaştırmak. Büyük şair, son nefesine kadar bu görev duygusuyla çalıştı.

Bir de daha başka bir temel güce, Çocuğa hizmet etti. Onunla söyleştiğimiz bir gün yine şöyle dedi: “Türk dili, göreceksiniz, yeni kalemlerde, yeni omuzlarda başlarda, uygarlıktaki payını yakın zamanda alacaktır. En çok üzüldüğüm ilkokullarda, ufacık yavrulara Türkçe daha iyice öğretilmeden, yabancı dillerle genç dimağların baş başa bırakılmasıdır.”

TÜRK TARİHİ, TÜRKÇE VE ÇOCUK

Denilebilir ki, Türk Tarihi, Türk Dili ve Türk Çocuğu Dağlarca için kutsaldı ve öbür milletlerin aynı kutsal değerleriyle, (tarih, dil ve çocuklarıyla) evrensel düzeyde buluşturulmalıydı. Türk devrim tarihinin bütün destanlarını bu nedenle safha safha kaleme aldı; ömrünü “Ses bayrağım” dediği Türkçeye hece hece adadı ve 1940’da yayınladığı muhteşem yapıtı “Çocuk ve Allah”tan başlayarak, yaşamının sonuna değin çocuklar için yazdı. Ağır ve kutsal bir görev. Dağlarca bu kutsal görevi fazlasıyla yerine getirdi. Türk şairleri, Yunus Emre’ye, Nazım Hikmet’e ne kadar borçluysalar, Dağlarca’ya da o kadar borçludur.

DAĞLARCA’YLA EVRENSELE

Bugün Dağlarca’yla buluşuyor, onun açtığı yoldan evrene, evrensele ulaşabiliyoruz. Bu olanak hep var olacak ve bu yol sonsuza dek hep açık kalacaksa, şu soru gelir aklımıza: Ozan, gerçekten öldü mü? Ozan ölümsüz değil midir? Evet ölümsüzdür. Çünkü “oz”dur, yani çoğuldur, sonsuzca sonsuzdur. Ben Dağlarca’ya, Arapça’dan dilimize yerleştiği güzel şekliyle şair yerine, Türkçe sözcük olan ve derin anlam taşıyan, Türkçenin en önemli köklerinden “oz”dan, türeyen “ozan” demeyi, (“uz”dan türetilen “uzay” gibi) daha kavratıcı, daha uygun buluyorum.

Ey, evrenin ölümsüz ozanları arasına adını yazdıran büyük usta. Ey, büyük insanlığın ölümsüz sesine ses ulaştıran, ulusunun sadık oğlu... Devrimlerin rüzgar sesli türkücüsü. Türkçenin büyük savaşçısı, şairlerin, şiir tutkunlarının Fazıl Ağabeyi, orada yatıp uyuduğunu hiç sanmıyorum. Ey dil ata! Gittiğin yerde hâlâ kıpırdayıp durduğundan ve durmadan şiir yazdığından hiç kuşkum yok. Ne demiştin bana o nisan günü: “Türkçe yazarken kendimi her zaman yeryüzü büyüklüğünde, gökyüzü büyüklüğünde duydum. (…) Bir gün ölürsem, dileğim odur ki: Çıkarsam elimi gömütümden dışarı, yazsam yazsam yazsam!”

Türkçenin konuşulduğu her yerde, her dönemde Dağlarca var olacak. Dağlarca, yüz yıla yakın yaşadığı bu dünyanın, sadece gündelik ışığına gözlerini yumdu. Gerçekte evrensel ışığın sonsuzluğuyla buluştu, orada “dil ata”sı Kaşgarlı Mahmut’la da buluştu ve bizi buluşturdu. Türk milleti büyük ozanı Dağlarca’yla ne kadar övünse, azdır.

Hüseyin Haydar

alıntıdır


http://exsaddam.mybrute.com

 
Gönderildi : 21/10/2008 9:06 pm
exsaddam
(@exsaddam)
Gönderiler: 15628
Illustrious Member
 

Yedi İklimin Ozanı, Türkçenin Kartalı Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı Yitirdik!

Fazıl Hüsnü, bizi millet yapan, bizi uygar yapan; o büyük emekçilerden, büyük devrimcilerdendir.

İşçi Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’in, önceki gün yitirdiğimiz büyük şair Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ardından yazdığı yazısını sunuyoruz.

DAĞLARCA BATI ACISI
Dağlarca, bin yılda bir kez ölüyor. Oysa gazeteler yılda 365 gün çıkıyor. Gazetelerin birinci sayfa başlıklarına bakıyorum, bin yılın haberi yok. Fazıl Hüsnü Dağlarca, 20. Yüzyılda Yunus Emre’deki yalınlığa ve derinliğe en çok yaklaşan şairdi.
SÖZCÜKLERİN DEVRİMİ
Sözcükler, O’nun şiirinde bildiğimizin ötesinde dururdu. Kavramlara, kendilerini aşan anlamlar yükleyen ustaydı. Her sözcük, O’nun şiirine devrim yaparak girerdi. Artık o sözcük, Dağlarca’nın sözcüğü olurdu. Türkçe sözlük yanında, bir de Dağlarca Sözlüğü vardı. O, Türkçenin doruğunda yeni bir dil gibiydi.
Yalnız sözcükler mi, ünlemler de! “Ha” ünlemini düşünün, bir de Dağlarca’nın “Mustafa Kemal’in Kartalı” şiirindeki ha’ya kulak verin:
“Mustafa Kemal’i de, Mustafa Kemal’di ha!”
“Ha”, burada bir başka “ha” oldu. Unutulmayan bir “ha”.

KARINCANIN SESİ
Ve ses!
Dağlarca’nın şiiri, sesti, sözcükler değil, sesler el ele veriyor. Sesler omuz omuza veriyor. Sesler vuruşuyor. Sesler çarpışıyor. Sesler ayağa kalkıyor. Sesler susuyor, su istiyor. Sesler susuyor, bağıramıyor. Ve sesler gümbür gümbür Köroğlu gibi “hey heeey!” çekiyordu O’nun şiirinde.
Dağlarca’nın şiirindeki ses, bazen dağlara çarpıp gelen sestir; bazen vadide yankılanan, bazen Kızılırmak dalgalarının omuzlarında giden, bazen mağaranın oyuğundan çıkan sestir. Bazen de Sivaslı
Karınca’nın sesidir. O karıncanın sesini, bir tek Fazıl Hüsnü duymuştur ve şiire taşımıştır.
Bugün ses gitmiştir şiirimizden, yalnızca sayıklamalar kalmıştır.
Oysa Fazıl Hüsnü’nün bize bıraktığı “ha”ya kulak verin:
“a” sesi uzuyor uzuyor, gidiyor sonsuza doğru: Haaaaa…

BATI ACISI
1950’ler…
Missouri zırhlısı çoktan yarıp geçmiş Türkiye’nin bağrını.
Davullarla zurnalarla karşılanmış Amerikan emperyalizmi!
“Küçük Amerika olacağız!” diye fermanlar çıkmış.
İşte, o dalgalanmalarda Fazıl Hüsnü Dağlarca, “Batı Acısı”nı yazıyor.
Milletler şairleriyle, düşünürleriyle 50 yıl, yüzyıl ötesini görürler. 1950’lerde Batı acısını Fazıl Hüsnü’ler, Nâzım Hikmet’ler duymuştu. Batı acısı, şimdi bütün milletin acısı; dünyanın acısı. Fazıl Hüsnü’nün “Batı Acısı”, yalnız Türk şiirinin değil, Türk düşüncesinin ve Ezilen Dünya’nın görkemli eserlerindendir.
İki yıl önceydi, Batı Acısı’nı bir daha okumak istedim. Kitaplığımda Varlık Yayınları’ndan çıkan ilk basımı vardı. Kitapların ilk basımlarını ayrı severim. Kime vermişim, bulamadım. Şair Hüseyin Haydar imdadıma yetişti. Üç ayrı basımını verdi.
İki yıldır, içim yandıkça Batı Acısı’nı okuyorum, yana yana. Can Perinçek’e de oku demiştim. Batı Acısı için bir yazı da düşlemiştim, notlarını almıştım okurken. Dağlarca da okusun istiyordum. Bir selam olurdu. O selamı da gönderemedim, ona da yanıyorum. Yarınlarda Batı Acısı üzerine incelememi okuyucuya sunarım.
Fazıl Hüsnü Usta, Batı Acısı’nda, “çağdaşlık” diye zihinlerdeörülen karanlıkları dağıtır. Her iklim, her kara parçası yerli yerindedir orada. Uygarlık, çağdaşlık, sömürü, zulüm, emperyalizm;
zalimler, mazlumlar; her şey yerli yerindedir. Mustafa Kemal Paşa’nın, Mao’nun ve bugün Chavez’in eylemlerindeki gibi veya Lenin’in teorisindeki gibi her şey doğru yerde durmaktadır.
Şimdi kitap yanımda değil, ama yarım yüzyıldır belleğimde kök salan dizelerle söylersek:
“Bizi uyandırdınız peki
Lâmba verdiniz
Kinin verdiniz biliyorum.
Bizi uyandırdınız peki
Sığırlarımı neden götürüyorsunuz?”
Batı Acısı’nı Afrikalı, Dağlarca’nın dilinden böyle seslendirir.

KARŞILIKSIZ AŞK!

Ve insancıllık!
Çürüyen kapitalizmin “Hümanizmi” ile Ezilen Dünya’nın öncüsü Türk halkının insancıllığı:
“Ben Almanları severim
Almanlar makinaları sever.”
Bu iki dize, milletler, sınıflar ve iklimler arasındaki karşılıksız aşkı anlatan en güzel şiirden alınmıştır.
Bugün şöyle de yazabilirsiniz:
Biz Amerikalıları severiz.
Amerikalılar otomobillerini ve evlerini sever.
ABD’nin eski Adalet Bakanı, çok değerli, unutulmaz dostum Ramsey Clark, Diyarbakır uçağında bana şunu söylemiştir: Bugün Amerikalılar, çocuklarını, eşlerini veya “sevgililerini” sevmezler; yalnız arabalarını ve evlerini severler.

YEDİ İKLİMİN OZANI
Fazıl Hüsnü, Batı Acısı’nda ve her nefesinde Afrikalıdır; Latin Amerikalıdır ve hele hele Asyalıdır. Aynı zamanda bütün değerlerini artık Ezilen Dünya’ya terk etmiş olan Devrimci Batı’nın büyük ozanıdır. Has şairidir insanlığın. Neruda gibi evrenselliğin biricik kapısındadır; Mazlum milletimin şairidir; Namık Kemal gibi vatan şairidir. Nâzım Hikmet gibi, emekçinin ve emperyalizme karşı savaşın şairidir.
Kurtuluş Savaşı’nın, Mustafa Kemal’in, devrimimizin şiiri, Nâzım Hikmet, Cahit Külebi ve Attila İlhan ile birlikte Fazıl Hüsnü’dedir. “Mustafa Kemal’in Kartalı”, her yurtseverin dağlarında kanat açar. “Elif’in Kağnısı” asırlardır gıcırdayan tekerlekleriyle beynimizde döner ha döner.

EN BÜYÜĞÜMÜZ
Cemal Süreya, Fazıl Hüsnü üzerine söyleşirken, “O en büyüğümüzdür.” demişti.
Çok şaşırdım. Çünkü yine Cemal Süreya, bir gün “Kendisini en büyük şair saymayan, zaten şair değildir” demişti. O sözünü hatırlattım. Gülümsedi, “Fazıl Hüsnü’ye gelince, o söz geçerli değil” dedi.
İşte Fazıl Hüsnü, böyle bir şairdi. Ozanların ozanı!

DÜNYAMIZA GİREN SİVASLI KARINCA
Şiiri her Türk sever. Şiir, Türk olmanın bir temel taşıdır sanki.
Ama şiire tutku, Türk olmanın doruğundadır. Şiire tutku, Fazıl Hüsnü gibi,
Nâzım gibi, Cemal Süreya, Edip Cansever, Attila İlhan gibi büyük şairlerle tanışmakla
başlar. Şair Hüseyin Haydar bugünlerin umududur; “Doğu Tabletleri” ile 21. yüzyılı
yakaladı; çeke çeke geliyor.
Bizim kuşaklar, Fazıl Hüsnü’lerle, Nâzım Hikmet’lerle şiire tutuldu. Erdoğan Alkan,
sanki oyuktan çıkan sesiyle dura dura okurdu:
“Çocuklar korkunç, Allahım
Bebek yaparlar haçları”
Önce Fazıl Hüsnü’nün Çocuk ve Allah’ıyla cezbeye geldik; şiir beynimizde dönüyor;
biz de pervane gibi şiirin ateşinde dönüyorduk. Sonra “Sivaslı Karınca” girdi dünyamıza.
Hem karıncaydı; hem Sivaslı’ydı ve hem de bozkırın uçsuz bucaksızlığında yürüyordu.
Derinliklerimizde derin izler bırakarak. Daha sonra “Delice Böcek” geldi.

TÜRKÇENİN KARTALI
Milletleri millet yapan, kültürleri uygarlık yapan büyük işler, büyük eylemler vardır. O büyük işleri, büyük emekçiler yapar; büyük devrimciler yapar.
Fazıl Hüsnü, bizi millet yapan, bizi uygar yapan; o büyük emekçilerden, büyük devrimcilerdendir. Türkçenin, yere hiç konmayan kartalıdır.
www.doguperincek.info


http://exsaddam.mybrute.com

 
Gönderildi : 21/10/2008 9:09 pm
(@razor36)
Gönderiler: 872
Prominent Member
 

Acı bir kayıp hiçbir zaman unutulmalı.


 
Gönderildi : 21/10/2008 10:01 pm
el-kafirun
(@el-kafirun)
Gönderiler: 721
Honorable Member
 

Dilimizi çok iyi kullanan ve yalın Türkçe' yi yaşatan büyük bir şairimizi kaybettik... Türkçe'nin soylu çınarı artık aramızda olmamasına rağmen mutlu bir veda yaparak sonsuzluğa yol aldı...

''Türkçem, benim ses bayrağım.''

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA


Ey!.. Ademoğlu..
Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam.
Siz de benim taptığıma tapmıyorsunuz.
Ben de sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim.
Sizin dininiz size, benim dinim banadır...

 
Gönderildi : 22/10/2008 4:47 pm
Paylaş: