>>  Site Map >>  Forums >>  Karalamalar

Forum module - topics in forum:



Karalamalar - Kafa öne eðilir ve yazýlar çýkar..



Küller..

İNCİ TANESİNİ KAYBETMEK

‘Ben katil değilim!’ diye bağırdı kadın, her kelimenin üzerine itinayla basarak. ‘Ben – katil – değilim!’ Avucunun içinde duran, kabukları açılmış bir istiridyeye söylüyordu bunları. Sanki bu kabuklu şey kendisini katil olmakla suçluyormuş gibi, tüm dikkati ve öfkesiyle ona bakıyor, suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışıyordu; ‘Doğanın kanunu böyle! Ben katil değilim!’

..............


İstiridye avcılığı için fazlasıyla duygusaldı. Kendisi de farkındaydı bunun. Ama yapabileceği başka bir iş yoktu. Bu iş ona babasından miras kalmıştı ve çocukluğundan beri başka hiçbir iş öğrenmemişti. Üstelik seviyordu da işini. Evet, onu zorlayan hatta kimi zaman kahreden yönleri de vardı ama kadına göre, dünyadaki hiçbir iş, bir istiridyenin kabuklarını aralamaya çalışmaktan daha çekici olamazdı.
‘İnci bulmak istiyorsan, iki şeyin olacak,’ derdi babası, ‘Biraz istiridye ve çokça umut.’ İşte bu umuttu ona işini sevdiren. Yüzlerce istiridye içerisinden sadece birinde inci olması ve o birinin kendi eline geçmesi umuduydu. Onu bulmanın nasıl bir duygu olduğunu biliyordu. Bir kere yaşamıştı. Sadece bir kere...
Çocuk sayılırdı, avuçlarında ilk kez bir inci tanesi tuttuğunda. Tamamen rastlantıydı onu bulması. O zamanlar bir avcı değildi çünkü. İstiridyeleri toplar ve onlarla oyun oynardı. Hiç açmamıştı kabuklarını. İçlerinde ne büyüttüklerinden habersiz, oyuncak yapmıştı istiridyeleri kendisine. Bir gün babası, oyuncaklarının içlerinde, çok değerli bir şey olduğunu söylemişti ona. Ama bu değerli şey hepsinin içinde olmuyordu elbette. ‘Kader işte’ demişti babası, neden tüm istiridyelerin içlerinde, o değerli şeyden olmadığını sorduğunda.
Oyuncaklarından birinin kabuklarını açmaya karar verdi bir gün. Onun içinde çok değerli bir şey olduğundan adı gibi emindi. Çünkü onu çok seviyordu. Tüm midye ve istiridye oyuncakları arasında en sevdiği oydu. Görünüşte diğerlerinden hiçbir farkı olmamasına karşın, bir güç, ne olduğunu bilmediği değişik bir güç onu delice sevmesini sağlıyordu.
Küçük bir bıçak aldı eline ve kabukların birleşme noktasına sapladı bıçağı. Kabuklar hafifçe birbirlerinden ayrıldıklarında bıçağı çıkardı ve onun yerine parmaklarını soktu. Artık kabuklar yanlara doğru açılmışlardı. İçinde beyazla sarı arasında kararsız kalmış bir renkte, küçücük, yuvarlak bir şey vardı oyuncağının. Bu muydu yani çok değerli olan şey? İnsanların deliler gibi aradıkları, ganimet dedikleri şey bu küçük, kararsız renkli şey miydi?
Hemen babasına koşmuştu tabii. Avucunun içinde özensizce tutuyordu küçük inci tanesini. Çünkü onun çocuk gözlerinde, kavanozda biriktirdiği bilyelerden pek farkı yoktu bu değerli şeyin. Babasının gözleriyse garip bir ışıkla parlamıştı onu gördüğünde. Bir çok farklı duygunun garip karışımı bakışa dönüşmüş ve babasının gözlerine yerleşmişti. ‘Demek buldun onu ha?’ olmuştu babasının ilk sözleri. Küçük kız, neden olduğunu bilmese de, babasının yaşadığı duygu gelgitlerinin farkına varmıştı. Sonra babası, sevinmekte karar kılmış ve gülmüştü kızına. ‘Aman ha kızım’ demişti. ‘Öyle eğreti tutma onu elinde. Şimdi değersiz gelir sana o küçük inci tanesi. Ama kaybedersen... Ah bir kaybedersen, anlarsın ne kadar değerli olduğunu.’
Zamanla değeri artmaya başlamıştı inci tanesinin. Önce istiridye kabuğunun içine pamuk koymuş ve pamuğun üzerine oturtmuştu onu küçük kız. Sonra kabuğu değersiz bulup annesinden inci tanesi için küçük, kırmızı bir yastık dikmesini istemişti. Böylece inci tanesi, tahtında oturmuş, haşmetli bir krala benzeyecekti. Ve inci tanesinin son durağı, babasının doğum günü hediyesi olarak aldığı gümüş kafesin içi olmuştu. Bu küçük, kafes şeklindeki kolye sayesinde, inci tanesini boynunda taşıyabiliyordu artık.
İnci tanesi, kafes kolyenin içinde pek gösteremiyordu kendisini. Kafesin gümüşten yapılmış minyatür parmaklıkları öyle çok parlıyorlardı ki, incinin beyazla sarı arası kararsız rengi kaybolup gitmişti onların arasında. Bir gün kafes kolyenin küçük kapısının açık, içinin de boş olduğunu gördüğünde tüm suçu kolyede bulmuştu bu yüzden. Günlerce ağlamış ve boşalması gereken sinirine kurban olarak kolyeyi seçmişti. Kafes kolye, kaybolan inci tanesinin hırsızı sayılıp infaz edilmişti küçük kızın ayakları altında parçalanarak.
O günden sonra babasıyla birlikte istiridye kabuğu açmaya başlamıştı. Eline aldığı her istiridyeye önce şöyle bir bakıyor ve içlerinde inci olup olmadığına dair tahminde bulunuyordu. İncinin olmadığına dair olan tahminlerin hepsi tutuyordu. Diğerleriyse hayal kırıklığından başka bir şey değillerdi.
İnci tanesinin acı kaybının izleri hafiflemeye ve adımları büyümeye başladıkça, açtığı her istiridye için üzülmeye başlar olmuştu. Duygusallaşmıştı belki de. İlk yıllarda nasıl da düşünmeden açardı hepsini. İçlerine bakar ve sonra çöp tenekesine fırlatırdı. Çok seri şekilde gerçekleşen bu işte, tek melodiydi çöp tenekesine çarpan kabukların çıkardıkları ses: ‘Tak!’ Üç saniye sonra tekrar: ‘Tak!’ Zamanla bu ritim yavaşlamaya başlamış, ‘tak’ların sayısı bir hayli azalmıştı. Önce günde beş ‘tak’, sonra haftada beş ‘tak’, sonra ayda beş...

...............


Senelerce babasını dinlemiş ve en önemli silahı yapmıştı umudu. Tek bir inci tanesi bulabilmek için binlerce istiridyeyi vurmuştu bu silahla. Ama yoktu. İnci tanesini tekrar bulamamıştı. Demek ki boşuna harcıyordu mermilerini. Bir katilden ne farkı vardı şimdi. Artık ‘tak’ları bitirmeliydi. Bitirmeliydi ama... Ama ya o heyecan? Ya parmaklar istiridyenin iki kabuğu arasında makas gibi açılırlarken, kabuğun içinde bir şeyin parıldamasını beklerkenki müthiş haz? Tüm bunlardan nasıl vazgeçecekti? Üstelik tam elinin altında duran istiridye sanki içinde inci varmış gibi durmuyor muydu? Sanki ilk açtığı istiridye gibi...
Biraz düşündükten sonra, ‘Bu son.’dedi kadın istiridye yığınına. Elinin altında duran istiridyeyi de açacaktı ve onun içinden bir inci tanesi çıkacaktı. Böylece daha önce işlediği tüm cinayetler temizlenmiş, inci tanesinin parlaklığıyla tüm lekeler silinmiş olacaktı. Ama ya çıkmazsa? Ya bu da incisiz bir istiridyeyse? İşte o zaman kendisini yine bir katil gibi hissedecekti. Ama böyle bir şey olmayacaktı. Çünkü tıpkı o günkü gibi emindi inci tanesini bulacağından.
Kabuklar kadının avucunun içinde, canı çekilmiş bacaklar gibi iki yana düştüler. İçi bomboş olan istiridyenin kabukları, sanki kendisine bağırıyorlarmış gibi hissetti o an kadın. ‘Sen bir katilsin!’ diye bağırıyorlardı sanki. ‘Katil!’

2 Nisan 2007 - İzmir...






bu işi bende çok yaparım valla ama inci çıkmaz o ayrıRazz benn de katill değilimmm






Katatonia "I am Nothing" eşliğinde okunduğunda, insan kendisini daha da bir katil hissediyor... Muhteşem bir hikaye olmuş... Anlatım, bağlantılar... Gerçekten çok hoş... Umarım bu başlık altında birçok hikayeni okuyabiliriz Smile






Teşekkür ederim AurorA ^^
Birileri okumaktan hoşlanıyorsa tabii ki öykülerimi bu başlığa kopyalamaktan mutluluk duyarım =)

Bir de şunu belirtmek istiyorum - benim söylemem ne kadar doğru bilmiyorum ama - bu, alegorik anlatım kullanılmış bir öykü.. 'İnci tanesi' sizin için her ne ifade ediyorsa yani.. ^^

Tekrar teşekkürler..






— Yetinmezliğimiz, çelişkilerimiz ve yalnızlığımız üzerine... -


17 Mayıs 2006
02:45


HEPSİ. BİR ANDA.


Gece yarısı.
Saat üçe çeyrek var.
Ne kapım açılır bu saatte,
Ne de telefonum çalar.
Açılmasın zaten kapı.
Çalmasın telefon.
Kimseyi istemem ben bu saatte zaten.

Yoksa ister miyim?

En çok parlayan yıldızı, karşımda isterim belki.
Sigaranın ilk nefesini isterim.
Bir karga isterim belki.
Yatakta, uyuyan bir sevgili belki.
Siyah-beyaz bir film...
Casablanca örneğin.
Bir Sinatra şarkısı ister miyim?
Ölümden bahsetse örneğin.
Bir ısırgan otu ellerimde,
Belki bir damla kan tadı dilimde.
Bir yudum şarap ister miyim acaba?
Kırmızı olsa mesela.
Dans?
Dans etmek ister miyim?
Belki dans etmek isterim.
‘Bir mucize beklemek’ çalsa örneğin.
O zaman belki şarap da isterim.
Uyuyan sevgiliyi de.
Ama o zaman denizi de isterim.
Buram buram deniz kokusu isterim o zaman.
Balıklara ne derim?
Kayabalıklarını severim.
O zaman, onları da isterim.
Sigaranın ilk nefesi,
İşte, tam buraya göre.
Sabaha doğru bir karga...
Onuda, tam burada isterim.

Ya Sinatra?
Ya ölüm?
Ya siyah-beyaz aşk filmi?
Onları nereye koymalı derim?

Olmadı şimdi!

Deniz gitti.
Sigara bitti.
Karga uçtu.
Sinatra öldü.

Aşk?
Aşk, uyuyor...

Beklenen mucizeye ne oldu?
Yine unuttu randevusunu.

Gördün mü bak?!
Yine yerleşmedi yerlerine parçalar.
Mucize gelmedi.

Öyleyse,
Ben de beklemem.
Dansı da bitiririm.
Kimseyi istemem ben bu saatte zaten.






— Kendi yarattıkları hastalıktan ölenler üzerine -

31 Mayıs 2006
01:18


MEZARSIZ


İnkâr etme,
Ölüsün sen.

Bir eski bavulun vardır bu dünyada,
Bir de pabuçların.
İkisi de sana benzerler.
Çoktan ölmüşlerdir de,
Gömenleri yoktur.
Hiç yeni bir gömlek taşımış mıdır?
Naftalin kokulu bavulun?
Sen,
‘Elveda vakti geldi’ dersin.
O bir anda dolar.
Bir anda gider.
Hep aynıdır taşıdığı yük.
Aynı acı.
Aynı keder.
‘Bıktım’ demez ki hiç.
Bavulun da sana benzer.

Ya pabuçlarına ne demeli?
Onlar yeni midir sanki?
Bembeyaz mermerler üzerinde eğreti.
Toz, toprak içinde efendi.
Senin pabuçların onlar.
Elbette sana benzerler.
Gün ışığı vadisine , ‘yok’ derler de,
Mezarlığa giderler.

Var mısın?
Yok musun?
Sormuyorum artık sana.
Kararımı çoktan verdim;
İnkâr etme, ölüsün sen.

İnkâr etme,
Delisin sen.

Yetmedi mi taşıdığın,
Kokuşmuş gömleklerini?
Evet.
Güzeldiler bir zamanlar.
Kendi ellerinle dikmiştin onları.
Hepsi de aynıydı.
Denizden mavi çalmıştın her birine.
Şimdi,
Sigaranın külü,
Daha canlı,
Kokuşmuş gömleklerine göre.

Anlıyor musun?
Anlamıyor musun?
Sormuyorum artık sana.
Kararımı çoktan verdim;
İnkâr etme, delisin sen.

İnkâr etme,
Hiçsin sen.

Bavulunda hayaletler,
Pabuç kenarlarına sıkışmış,
Ürkek hayaller.
Kim hatırlar seni,
Terk edip gittiğin şehirlerden?
Unutulup gitmişsin.
Öyle, koca bir hiçsin.
Sakın inkâr etme.

Hiçsin sen,
Adını hatırlayan yok.
Delinin tekisin,
Alonso’dan daha çok.
Daha da bir şey demem sana ben.
Sen çoktan ölmüşsün.
Bir mezarın bile yok.






Sonsuzluğun Kelimeleri

‘Hicde etu nuncde!’

Etten bir kâse gibi birleştirdiği ellerine bakıp bağırdı adam.
‘Ino cab merabe obstu curabe!’

Sonra bütün odaya… Bütün odada dolaştırdı iri gözlerini. Ve bağırdı. Öfkesini kustu karanlık odaya. Sanki odanın duvarları canlı birer gardiyanmış gibi bağırdı onlara. Sonra avucuna baktı. Avucunda duran eski kurşuni cep saatine. Ve… Bağırdı.
‘Ab dij vinistu!’

Şöminedeki ateş harlandı o zaman. Duvarlara gölgeler çizdi ateşin ışığı. Gölgeler kıpırdandı. Küçük, anlamsız bir raksın içine girdiler. Ve hemen sonra bu işi bitirmeleri gerektiğini anladılar.
Adam ellerine bağırıyordu. Altın sarısı ellerine bir katilin kurbanına fırlattığı o, son ölümcül bakışla bakıyor ve son kelimeler için nefes almaya hazırlanıyordu.
‘Adef vij tamno eterstu namo!’

Ateş bir kez daha harlandı. Duvarlar bir kez daha gölgelere büründüler. Fakat bu kez dans yoktu… Tüm gölgeler donup kalmış, hepsi bir yere bakıyorlardı; altın sarısı elleri olan adamın yüzüne. Artık gözleri de elleriyle aynı renkte olan adama bakıyordu gölgeler. Ve o adamın altın rengi gözlerinde bir delinin gülümseyişi vardı şimdi. Titredi gölgeler. Hepsi birden titredi ve gitmek istediler.
Altın sarısı gözler şömineye yöneldi ve ateşi söndürdü. Artık bu odada ışığa ihtiyaç yoktu. Altına boyanmıştı oda. Gölgeler birbirlerini ezerek kaçıştılar; uğursuzluğun çekiciliğiyle parıldayan odadan. Ve gölgesi olmayan adamdan…
Altın rengi gözlerinde delilere özgü gülümsemeyi taşıyan adam, ellerini havaya kaldırdı ve avuçlarındaki kurşuni cep saatini altın renkli odaya sundu. Saat bir avuç suydu sanki. Oda da, dudakları kurumuş bir bedevi. Susuz bedevi, bir çırpıda yakaladı saati. Ona kendi ruhundan üfledi. Şimdi, tıpkı çılgın gülüşlü adamın elleri ve gözleri gibi, saat de parlak sarıydı; altın sarısı.
Adamın avuçlarından kayıp giden cep saati, şimdi odanın tavanında dans ediyor, gölgesiz duvarları bir bir yokluyordu. Dört duvardan hangisine yanaşsa, o bölge kararıyor sanki korkudan kendi tuğlaları arasına saklanıyordu. Saat, usul usul dolaştı altın renkli odanın tavanını ve duvarlarını. Her köşeyi sinsi bir av köpeği gibi kokladı. Kitaplığı, şöminenin etrafını, çalışma masasını, haki yeşili uzun koltuğu ve koltuğun arkasındaki iki metre uzunluğundaki dev tabloyu.
Dev tablonun etrafında biraz fazlaca gezindi saat. Bu bir kadın portresiydi. Menekşe mavisi gözlerinde insanın kanını donduran donukluktaki bakışlarıyla, sanki birinin kendisini izliyor olmasından şüpheleniyormuş da, bir an sonra hızla arkasına dönecekmiş gibi hafifçe arkaya dönük duran bir kadının portresi. Çılgın gülüşlü adam bu kadına âşıktı. Gözlerinde kuşku barındıran kadınlardan hoşlanırdı adam. Tabii kuşkuları yüzünden ölmek zorunda olanlardan değil…
Saat, çılgın gülüşlü adamın bir zamanlar delicesine âşık olduğu menekşe gözlü kadını seyrederken, adam da saati seyrediyordu hayranlıkla. Sonunda başarmıştı işte! Sonunda onu ait olduğu yere hapsetmeyi başarmıştı. Zaman cininin yeri, altın renkli saat olmalıydı elbette! Ve şimdi oradaydı. Cep saatinin içinden, yakında adamın zaferiyle aydınlanacak olan odayı seyrediyordu ve anlaşılan bu, sanatsever bir zaman ciniydi; özellikle de kadın portrelerini seven…


Devam edecek..






İlk hikayen çok güzelmiş. :S Okuyan her insan kendine göre farklı anlamlar yükleyerek bir şeyler çıkartabilir.... Gerçekten çok beğendim. (ben kolay kolay beğenmem bak bilen bilir:))
Devamını diliyorum bunların.....






Çok teşekkür ederim conserve ^^






hepside anlamlı ayrıca conserve arkadasın dediği gibi ilk hikaye cok anlamlı diyebilirim..devamını diliyoruz...






evet ilk hikaye çok güzeldi 'Luna'






Teşekkürler emina ve areyoudeadyet.. sağolun ^^ bu yorumlardan alegorik öykü konusunda daha iyi olduğumu çıkarıyorum =) şiir konusunda hiç bir iddiada bulunamam. zaten hayatım boyunca üç beş şiir yazdım. bunlar da tamamen bilinç akışı şeklinde olan amatör çalışmalardı (şiirleri beğenilmeyen yazar savunması =) )

buraya, ilk öyküm gibi olan çalışmalar yazılıcak demektir.. ^^
tekrardan teşekkür ediyorum herkese..






Çocuk, Süper Kahraman ve Kötü Adam

İyi neydi? Ne demekti? Ya kötü? Ya çirkin?

Kırk altı yaşındayım ve şimdi bile bu konuda tatmin edici bir cevap verebileceğimi zannetmiyorum size. O zamansa altı yaşındaydım. Sadece altı. Dışarıdaki dünya kocamandı bense sadece altı yaşında bir kız çocuğuydum bu soruyu ilk kez kendime sorduğumda.
Altı yaşındaysanız ve evinizin dışında kocaman bir dünya olduğunun farkındaysanız, bu korkunç bir şeydir. Korkarsınız ve kendinize acilen bir kahraman bulmak zorunda hissedersiniz. Bir süper kahraman. Benim süper kahramanım babamdı. Sahip olduğum tek şey olan babam.
Babam iyiydi. İşte o zaman, kafamdaki küçük sözlükte, buydu iyinin karşılığı: Babam. Annem de öyleydi tabii. Babam, onun cennette yaşadığını söylerdi ve sadece iyiler cennette olabilirlerdi.
Sözlüğümde iki tane iyi’m olmasına karşılık kötü yoktu henüz. O gelip evimize yerleşinceye kadar tabii. Bir anda girivermişti dünyamıza. Benim fikrimi bir kez bile sormamıştı süper kahramanım. Bir gün onunla birlikte gelmişti eve işte.
Onun eve geldiği günü asla unutamam. Babam onu sırtında taşımıştı eve getirmek için. Parlak, siyah deriden bir elbise vardı üzerinde. Başkada kıyafeti yoktu zaten. Babamın söylediğine göre bu onun orijinal kılıfıydı. Ne demek olduğunu anlamamıştım o zaman orijinal kılıfın. Elbiseydi işte ve görünüşe göre çok değerliydi.
Hayretler içinde bakıp kalmıştım ona. Babam, elbisesini çıkarttı ve kucağına oturttu onu. Kucağına! Nasıl yapardı bunu?! Orası bana aitti. Sadece ben oturabilirdim o kucakta. Benim için ibadethane kadar kutsal olan yerde, o duruyordu şimdi. Bu mümkün olamazdı.
Babam, önce onun kulaklarıyla oynamaya başladı. Bu yaşadığım ikinci şok olmuştu kucak felaketinden sonra. Çünkü babam benim kulaklarımı çok severdi. ‘İki küçük tatlı kaşığı onlar’ derdi kulaklarım için. Hep kulaklarımın ucundan öperdi beni. Şimdiyse onun kulaklarıyla oynuyordu.
‘Ona çok iyi bakacağız değil mi Deniz?’ dedi bana, onun elbisesini giydirip yatağa yatırdıktan sonra. Ne bir şey söyleyebilmiş ne de başka her hangi bir şey yapabilmiştim. Öylece ona bakıp kalmıştım. Önce ‘baba kucağı’, sonra ‘babamın kulak sevgisi’ ve sonunda ‘babamın yatağı’ nı benden alan ona.
O günden sonra babamla aramızda geçen her şey, belirgin şekilde azalmaya başladı. Oyunlar, sayı saymayı öğrenme çalışmaları, annemin cennette neler yaptığına dair uzun konuşmalar ve daha neler neler… Hepsi daha küçük zamanlara sıkıştırılmış şeyler haline geldiler. Çünkü babamın artık daha farklı bir zevki oluşmaya başlamıştı: Şarkı söylemek. Üstelik bunu, onunla birlikte yapıyordu. Can düşmanımla birlikte. Varlığı yeterince sinir bozucu değilmiş gibi, şimdi de sesi ile delirtiyordu beni. Dayanılmaz bir şeydi benim için onun sesini duymak. Babam, onun sesinin diğerlerinden daha güzel olduğunu söyleyip duruyordu. Diğerlerinin de olduğunu öğrendim o gün. Dışarıda bir yerlerde ondan binlerce vardı demek. İşte bu kötüydü. Sonunda sözlüğüme bir kötü eklemiştim. O kötüydü! Kimse bana aksini kabul ettiremezdi. Babam bile…
Onu yok etmeye karar verdim. Çünkü artık babamın benden daha çok sevdiği bir şeydi o. Ona iyi bakılmamalıydı. Kötüydü ve cennete de gitmeyecekti. Sadece iyiler cennette olabilirlerdi çünkü.
Babam her gün okula giderdi. Öğretmek işiyle uğraşırdı çünkü. Bu yüzden evde, ‘baba’ olan süper kahramanım, dışarıda, ‘öğretmen’ oluyordu. O gün babam okuldayken, onun yanına gittim. Elbisesini açtım hafifçe. Kulaklarından birini kopardım. Sonra diğerini. Sonra diğerlerini. Her tarafını parçalamak istemiştim o anda ama yapmadım. Elbisesini giydirdim ve yatağıma girip uyudum.
Babam onu gördüğünde hiçbir şey söylemedi. Hiçbir şey hem de. Onu sırtına aldı ve dışarıya çıktı. Bir daha geri gelmeyeceğinden emindim artık. Ama yanılıyordum. O akşam yine geldi eve. Kulakları iyileşmişti! Kucağa oturmalar, kulak oyunları ve şarkılar devam etti.
Babamın neden bana hiçbir şey söylemediğini anlayamıyordum bir türlü. Belki de bana kızmamaya karar vermişti bir kereye mahsus diye düşünerek. Ama bir kereye mahsus değildi. Babamın bana kızıp kızmayacağını düşünemeyecek kadar nefret ediyordum ondan. Ona tekrar zarar vermeliydim. İyileşmesinin mümkün olamayacağı bir zarar hem de.
Boyu benden daha kısa olduğu için bacaklarından tutup kavrayabiliyordum. Öylece tuttum onu ve baş aşağı çevirdim. Kafasını yere vurdum. Defalarca. Defalarca…
Bu kez sessiz kalmamıştı babam. Onu, öylece yerde yatarken gördüğünde deliye dönmüştü. Bana doğru yaklaştı ve daha önce hiç bakmadığı şekilde baktı yüzüme. İşte ikinci bir kötü’m daha olmuştu. Bu bakışlar kötüydü hiç şüphesiz. ‘Ne istedin ondan Deniz!’ diye bağırdı bana. ‘Ne yaptı sana!’
Ne mi yapmıştı? Bu da soru muydu?! Benim olan her şeyi almıştı elimden. Daha ne yapacaktı yani?
Sonra ne mi oldu? Olan şuydu; bir hafta sonra yeni bir baş belası geldi eve. Hem de eskisinden daha beteri. Onun sesi daha da korkunçtu. Tüm evde hatta yaşadığımız apartmanda bile yankılanıyordu sesi. Bir de çantası vardı onun yanında. Ağır, siyah bir çanta. Kutu gibi. O çanta sayesinde çıkarıyordu bu sesi. Ne biçim bir mahluktu bu?!
Bu iş artık bir savaşa dönüşmüştü benim için. Yalnızca birimiz kazanacaktık. Ganimetse babamdı. Buna değerdi. Babamı geri almak için, bu savaşı kazanmalıydım. Ne pahasına olursa olsundu!
Babamın temel öğretilerinden biri, kibritlerle yakınlaşmamam gerektiğiydi. Ama bu kez, sadece bir seferliğine, bu öğretiyi unutacaktım. Kibrit kakaydı… Evet. Ama kaka olan bir şey de işe yarayabilirdi. Yaradı da. Kibrit, onun kocaman göbek deliğinden içeriye girdiğinde büyük bir alev aldı. Sonra alevler halıya sıçradı. Sonra sehpaya. Sonra…
Sonra… Gözlerimi açtım. Hastanedeydim. Babam yanımdaydı. Hep olmasını istediğim yerde.Yangın çok büyümeye fırsat bulamadan babam eve gelmiş. Beni kucakladığı gibi dışarıya çıkarmış. Süper kahramanım…
Ne bende ne de evimizde büyük zararlar oluşmadı. O mu? O öldü. Yok oldu. Hastanede gözlerimi açtığım o gün, babama sarıldım ve ağlayarak, onun öldüğünü ve bunu yapanın ben olduğumu söyledim. İyi kategorisinde, en yukarıda yer alabilecek bir yüz ifadesiyle baktı bana.
‘Gitarım mı?’ dedi gülerek. ‘Bu dünyada en çok sevdiğim şey yaşıyor. Unut gitsin gitarı bebeğim.’





 Biterken, ‘Fiddler on the green’ çalıyordu... ‘Daddy’s darling...’






mükemmelsin başka diyecek birşey yok sanırım tek kelimeyle göz alıcı metinler bunlar






Teşekkürler Can^^




Attention! You are currently viewing sitemap page!
We strongly suggest to look at original content

Search from web

Select page

Valid HTML 4.01 Valid CSS